pel, the lost nymph

Hayat bize hayalkırıklığı gibi geldi gülüm… Kılıktan kılığa girip kandırdı bizi, aldattı. Evet, hayattı aldatan, sen ben o değil, insancıklar değil. Hayat bize mumdan kuklalarmış gibi geldi gülüm. Sıkıştırınca şekli değişen, olmadı eriyip yiten… en güzel renkler, elimizde sandığımız zamanda soldu gitti. Hayat kandırdı bizi. Biz mutlu olacağımızı zannettik, oysa umutlardı onun bize tek vaat ettiği…

Kasım 10, 2006

Siyah Bir Kuş, Yüreği Asil, Yüzü Gül...


Sevdiği adama inanmaktı tek suçu. Çok sevmişti. Yüreğini o adama adamıştı tüm asilliğiyle. Onu sadece çok sevmişti. Ama asaletini hiç bozmadan yaşadı ömrünü. Siyah giyinirdi. Hâlâ siyah giyiniyor gerçi. Hâlâ onu ilk tanıdığımız günkü gibi. Siyahlar içindeki güzelliğini, duruluğunu, zarafetini ve asaletini koruyor. Öyle bakıyor ki gözleri, insanın içine aşkı işletebiliyor. Bir insan başka ne ister ki? Sevdiğin, yüreğine içinin en kıymetlisini akıtıyor gözleriyle, hem de hiç sakınmadan, cömertçe... insan daha ne isteyebilir sevdiğinden?
İşte böyle bir kadındı o. Bir şarkı söylerdi, insanın yüreğine hüzün damlatırdı. Şimdi gözlerinden yalnızca acı akıyor. Buram buram acı kokuyor sözleri, elleri... Gözünün önünde bir kız, sevdiğine sarılmış cam gibi gözleriyle ona meydan okuyor güya. Ama ne bilsin o. Esas yüreğini kanatan, cam bakışlı kız değil, yüreğini adadığı adamın, bir gün aniden karşısına dikilip “ben dört yıldır başkasını seviyorum” demesi. Ne adîlik... Oysa öyle asil bir kadın ki o, daha ilk gün söylese adam bunu ona, “başkasına aşık oldum” dese, kadın onu serbest bırakmaz mı sanıyor? Yollarına taş döşer, yaşamına çirkef katar ya da belki sadece huzur bozmak için adamın istediği boşanma kağıtlarını imzalamaz mı sanıyor? İmzalardı oysa. Eğer daha ilk gün gelip de, ben başkasını seviyorum artık deseydi, eğer dört yıl boyunca ona yalan söyleyip aptal yerine koymasaydı onu, gözleri böyle acı acı kanamazdı. O zaman yalnızca sevdiğini kaybetmenin hüznü olurdu ellerinde tuttuğu.

Ama erkekler işte... O kadar cesur olamıyorlar. Âdilik yapmak daha kolay geliyor onlara. Eğer bir kadından uzaklaşmak istiyorlarsa, denedikleri yalnızca iki yöntemleri var, istisnasına henüz şahit olmadım. Ya kadına düpedüz kötü davranıyorlar, kendilerini çok kötü bir insanmış gibi göstermeye çalışıyorlar, ki kadın onu terk etsin, o da kolayından sıyırsın bu işten. Ya da kadından habersiz, canlarının istediğini yapıveriyorlar, isterlerse yine ondan uzak kalarak. Beyinleri bazen o kadar sığ işliyor ki, kadının karşısına geçip de basitçe “ben artık seninle birlikte olmaktan eski hazzı duyamıyorum” demek akıllarına bile gelmiyor. Halbuki böyle davranmayı becerebilseler biz kadınlar gibi, her şey o zaman daha kolay olurdu. Hiç değilse daha onurlu olurdu ilişkiler, ilişkiler sonrası kişiler, kişilerden arta kalan hayatlar...
İnci yüzlü siyah kuş... Hayatını işine adamak, zamanı akıtır yalnızca... Şarkı söylemekse, buruk bir kendine acıma... Söylediği sözler ise etinden et koparırmışçasına acıyan canının silik birer şahidi...

“Yalnızlığım...
Yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin
Yalnızlığım, canımsın, kanımsın
Sen benim vazgeçilmezimsin
Yalnızlığım, tek bilebildiğim
Sen benim çaresizliğimsin.....”

Kasım 05, 2006

İncecik Bir Dal Kuşu

Gözümün önünde bir kız, incecik dal gibi yüreği, eritiyor kendini… Hayatını kendi ellerinde sıkıyor, boğuyor kendini kendi eliyle..İyi kalpli, tez canlı, kendiyle bir şeylerle birileriyle hayatla derdi olan bir kız… Bir şeylere yetişmeye çalışıyor hep. Bir şeyleri geçip onları geride bırakmaya çalışıyor. Bir şeylerden açıyor. Hayattan kaçıyor aslında. Çabucak olsun ‘bitsin’ istiyor. Hep kurtulmak istiyor. Korktuklarından kaçıyor hep. Babasından, işinden, eşinden… Artık evlendi ama, ona da hazır değildi ki aslında. Kendi evinden uzak, baba evinden çok uzak, kendinden uzak, kocasından uzak… Annesinden, kardeşinden bile uzak. Babası ona zorluk çıkardı, canını sıktı aslında, ama onun istediği bu değildi ki! Biraz da bu yüzden bu kadar çok bunaldı ve bunalıma girdi. O, belki de babasının onun elinden tutup, ‘öyle her önüne gelene vermem seni’ deyip, kolundan tuttuğu gibi çekip çıkarmasını istedi bu ilişkiden… ve kendi koynuna alıp, sarıp sarmalamasını istedi. Ama bası onu gönlüne almadı. Aslında onun belki de tek istediği, babasının gönlüne girmekti. Babasının kanatları altında yaşamak, onun güvenli koynuna sokuluvermek, bir güvercin gibi ona sığınmak istedi. Ama babası tam tersi, itti onu. Almadı gönlüne. Tüm çekişmeleri aslında bundan ortaya çıktı. Eş, anne, kardeş, iş, ortam…her şey, herkes figürandı onun hayatında. O kendine bir senaryo yazdı kendi hayatının tiyatrosu için. Ama başrol kaprisli çıktı. O da kendi hayatını, başrolün –istemeden- yazdığı o kötü senaryoya bıraktı. Çöktü. Hayal kırıklığına uğradı. Kalbi kırıldı. Her şey yedi ay önceki gibi olsa, ne kadar farklı gelişebilirdi oysa. O eşini, çocuk onu seviyor diye sevdi. Ama birisi, sırf seni seviyor diye sevilmiyor. Bu, tam tersi mutsuzluktan başka bir şey getirmiyor. Oysa o kendine bile yalan söyledi. Yalan olduğunu bile bile, kandırmaya çalıştı kendini. Kardeşi bunu bildiği ve cesurca –yüksek sesle- dile getirdiği için, ona düşman kesildi, bağırdı kavga ettiler, küstüler kimi zaman. Ama o sadece ablasının mutluğunu istiyordu. Bu sırada incecik dal gibi kız, kendi hayatını eziyordu. Ne hazin…
Şimdi bir şey değişmedi. Başka şehre taşındılar kocasıyla. Birlikte kaçtılar bu sefer. Eşinin kaçacak bir şeyi yoktu aslında. O incecik dal gibi kızın peşinden, onun kaçışını paylaşmak istedi sadece. Ama şehir değiştirmekle geçmedi yalnızlığı incecik dal gibi kızın. Daha da bir yalnız kaldı. Yalnız kaldıkça kendine saldırmaya, kendini cezalandırmaya devam etti. Her şey olsun bitsin istiyor. Çabucak geçip gidiversin yaşamak. Bir bebek doğurmak istiyordu en son, ‘aradan çıksın’mış. Oysa ne istediğini bilmeyen ve hayatını oradan oraya cömertçe savurup, ruhunu ve yüreğini harap eden bir annenin peşinde kendini kaybeden bir babayla, yaşamın anlamını nasıl bulabilir bir çocuk?
Gözümün önünde incecik dal gibi bir kız… Hem kendi hayatını, hem kocasının, hem de alelacele doğuracağı telaş bebeğinin hayatını eziyor kendi elleriyle…


19.10.2004

Acıkuş

Ben artık bütün aldatılmış kadınlarım. Kendimi koyuyorum hepsinin yerine ve kahroluyorum her seferinde. Her seferinde yeni bir çığlık, yeni bir haykırış, bir yakarış... Yeni bir ben oluyorum her seferinde. Ve özümde, aslında ne kadar da korkak olduğum yatıyormuş meğer... Meğer dinginim sandığım zamanlarda ne kadar yaralı ve yırtık olduğumu sandığım yaramaz zamanlarda da ne kadar hareketsiz mişim! Korkuyorum herşeyden ve herkes yeni bir ölüm gibi geliyor bana. Bir şeytanın iç yüzünü barındırıyorlar sanki ve gümüş tepsi içinde sunulan nimet-i elmaya kanmayacağımı bildikleri için sıradan tasvirlerde çıkıyorlar karşıma. Sıradan olarak daha bir aklımı çelmeye çalışıyorlar. Oysa ben biliyorum ki hepsi de aldatan, aldatılan...

Kendimi tüm aldatılmış kadınların yerine koyuyorum ve ben aslında aldatılan tüm kadınlarım... Yorgunum, ölesiye kaçağım, bitkinlik ve bezginlik sarmış her yanımı. Tüm bunları bana çeken ve herşeyin sonunu bile bile başlayan başlangıçlara, o korkak yüreğim. Bunca korkmasam belki bunca acı çekmezdim, diyebilmeyi isterdim dürüstçe ama ne malum, varsayım değil ki hayat. Hayat bir yanılsamalar bütünü. Yaşanılagelmiş, durgun veya çılgın sanılabilinen bir sanrılar yumağı. Balçık gibi bir yumak! Tüm yaşamışlıkları, hayalperestlikleri, düşler karmasını, darağacına çekilmiş zamanları, gizleri, hazları barındıran ve birbirinden kopamayacak derecede bağlayan ve kopmaya çalıştıkça daha çok dibe çeken bir güç bu yumak! Düşünmelerin, akla gelmelerin, hislemlemelerin, özlemlemelerin, sonu yok... Herşey var ve herşey gerçek. Hayat bir varsayım değil. Hayat bir yanılsamalar ve sanrılar yumağı. Aldatılabilirsin. Her zaman, her yerde ve her kimsen... Aldatılabilirsin, henüz sokakta yürürken, elini bile uzatmamışken -ki sadece bunu yapma isteği geçebiliyordur içinden-, akken henüz, ve verebilmenin sonsuz yolunu çiziyorken ellerinle, bir kuvvetli lodos hepsini alıp götürebilir ve sana kalan, ellerini bir aç bak da gör, ne kaldı sana geriye? Ellerinde tutabildiğin ne var geride? Yine lanet olası beynin geçmişe çalışması ve tekrar tekrar yaşanması tarihin, somut olarak... Her yanılsama, her korku tekrar tekrar yaşanır her aldatılmanın sonunda. Ve ben her yaşamaklığımda aldatılan tüm kadınlar oluyorum. Ölüyorum, ölüyorum her seferinde...


25 Nisan 2000

Mandalina Kokulu Dosta Mektup

Bir sevgi bırakmak istedim sadece
Usulca sokulmaklığım bundandı odana
Aramızda bir sevda gibi esen lodos getirdi beni
Sana
Sendeki bana
Usulca bir sevgi kondurmak istedim sadece ömrüne

Çoktu
İhtiyacın yoktu
Biliyorum
Ama ihtiyacın yokken de sevgiye
Sevdim seni
Sana inat
Sana mahçup
Seni bana çağırırcasına

Uçsuzluğuna bıraktım seni zaman zaman
Uçsuzluğuma bıraktın beni
Ve ellerimiz her kavuştuğunda birbirine
Birbirimizi davet ettik yalnızlığımıza
Dudağıma bir gül
Gözlerime biraz hüzün damlattın
Hücrelerime gözlerini kazıdım
Biraz sevgi bırakmak istedim sadece
Usulca sokulmaklığım bundandı odana.

1.10.2000

Git Kuşu

Bir gün, birden bire gitti. Aidiyetini bulduğu yere kadar sürekli gidecekti. Belki hiç bulamayacaktı, belki hiç bulamamaklığından sürekli düşecekti yollara. Belki ona hediye edilirken o şiir, belki hayatını da yazdı onun, kaderini de…
“Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta
güneşin batışını görmek ölümdür biraz
ölümdür biraz hep aynı yatakta
aynı kadınla sevişerek sabaha varmak
kitapları hep aynı raflara sıralamak
aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz
soluk soluğa yaşamalı insan
her sabah yeni bir şeyler görebilmeli
ve cehenneme dönse de bütün bir ömür
mutlaka bir şeyler değişmeli her gün

ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı
okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre
ölüme ve aşka durmadan kement atan
serüvenlerle geçsin yaşamak” *A.Telli

17.10.2005

Kokulu Kuş

Aşk “Tipitip” kokuyor. Hüzün ve burukluk ise baharat. Radyoda yine o yıllar öncesinin şarkısı var. Zerrin Özer söylüyor. “Böyle de yaşanır ayrılıklar/ Uzak diye bir yer yok/ Paylaştığımız gökyüzü kavuşturuyor bizi…”Aklıma yıllar önce Kıbrıs’ta ve Bursa’da izlediğim gökyüzünün o pasparlak hali ile dolunay geliyor tüm kocamanlığı ve bana yakınlığıyla. Öyle büyük ve kocaman oluyordu ki Bursa’da ay. Hiçbir yerde bu kadar güzel görünemez. Yıldıztepe’deki kadar güzel , hiçbir yerde görünemez yıldızlar… ve deniz… gece denizi… ve hiçbir deniz, Trilye’deki kadar gümüşî olamaz. Aşk’tı bir nevi belki de benim Bursa’ya duyduğum… Çok sevdim ama yine de terk ettim. Onsuz da yapamadım ama orda da yapamazdım. Ne çeşit bir kısır döngüdür bu yaşadığım? Yaşamım, ne çeşit bir kısır döngüdür ki, panzehirini hâlâ bulamadım? İçin için zehirliyorum kendimi. Ama panzehir bulma telaşım hiçbir gerçekliği yansıtmıyor. Gerçekten onu bulmak isteyip istemediğim belli değil. Kısırdöngülerdir belki benim yaşamımı anlamlı kılan. Belki tek sahip olduklarımdır. Kendime yarattığım küçük oyuncaklardır belki. Tanrılarım ve Tanrılaştıklarım… Nerdesiniz ey oyuncaklar! Bir bir toplanıyor oyuncaklar. Sahiplerinin ellerine gittiler. Hepsi. Demin bir şair dedi, “gerçek değildiler, belki birer umuttular”. Gerçek değillerdi onlar da, her biri birer umut taşıyan küçük elçilerdi, oyuncak elçiler. Oysa aşk Tipitip kokar. Hiçbiri Tipitip kokmuyordu onların. Yapaydı kokuları da korkuları ve varlıkları gibi. Bir deniz kenarı balık tutmasıydı dostluk. Ama dost da değillerdi onlar. Sevgililer gününde aranacak gibi de değildiler. Neydiler ve nerdeler şimdi? Sevgi daha şekerli bir şey oysa, huzur gibi, vanilya kokusu gibi…. Ama karamel gibi değil. Karamel, çocuk sevgisi kokusu çünkü. Bembeyaz dağ karı gibi sevgi. Kaybetmişim her şeyimi ve bulmam lazım. Aramam lazım. Yanılsam da, yıllar geçse de aramam lazım. Yandaş bir dost gibi sırtımı dayayabileceğim inanç olmasa da yanımda, aramam lazım. Bulamasam da aramam…

13.02.2006