pel, the lost nymph

Hayat bize hayalkırıklığı gibi geldi gülüm… Kılıktan kılığa girip kandırdı bizi, aldattı. Evet, hayattı aldatan, sen ben o değil, insancıklar değil. Hayat bize mumdan kuklalarmış gibi geldi gülüm. Sıkıştırınca şekli değişen, olmadı eriyip yiten… en güzel renkler, elimizde sandığımız zamanda soldu gitti. Hayat kandırdı bizi. Biz mutlu olacağımızı zannettik, oysa umutlardı onun bize tek vaat ettiği…

Kasım 05, 2006

İncecik Bir Dal Kuşu

Gözümün önünde bir kız, incecik dal gibi yüreği, eritiyor kendini… Hayatını kendi ellerinde sıkıyor, boğuyor kendini kendi eliyle..İyi kalpli, tez canlı, kendiyle bir şeylerle birileriyle hayatla derdi olan bir kız… Bir şeylere yetişmeye çalışıyor hep. Bir şeyleri geçip onları geride bırakmaya çalışıyor. Bir şeylerden açıyor. Hayattan kaçıyor aslında. Çabucak olsun ‘bitsin’ istiyor. Hep kurtulmak istiyor. Korktuklarından kaçıyor hep. Babasından, işinden, eşinden… Artık evlendi ama, ona da hazır değildi ki aslında. Kendi evinden uzak, baba evinden çok uzak, kendinden uzak, kocasından uzak… Annesinden, kardeşinden bile uzak. Babası ona zorluk çıkardı, canını sıktı aslında, ama onun istediği bu değildi ki! Biraz da bu yüzden bu kadar çok bunaldı ve bunalıma girdi. O, belki de babasının onun elinden tutup, ‘öyle her önüne gelene vermem seni’ deyip, kolundan tuttuğu gibi çekip çıkarmasını istedi bu ilişkiden… ve kendi koynuna alıp, sarıp sarmalamasını istedi. Ama bası onu gönlüne almadı. Aslında onun belki de tek istediği, babasının gönlüne girmekti. Babasının kanatları altında yaşamak, onun güvenli koynuna sokuluvermek, bir güvercin gibi ona sığınmak istedi. Ama babası tam tersi, itti onu. Almadı gönlüne. Tüm çekişmeleri aslında bundan ortaya çıktı. Eş, anne, kardeş, iş, ortam…her şey, herkes figürandı onun hayatında. O kendine bir senaryo yazdı kendi hayatının tiyatrosu için. Ama başrol kaprisli çıktı. O da kendi hayatını, başrolün –istemeden- yazdığı o kötü senaryoya bıraktı. Çöktü. Hayal kırıklığına uğradı. Kalbi kırıldı. Her şey yedi ay önceki gibi olsa, ne kadar farklı gelişebilirdi oysa. O eşini, çocuk onu seviyor diye sevdi. Ama birisi, sırf seni seviyor diye sevilmiyor. Bu, tam tersi mutsuzluktan başka bir şey getirmiyor. Oysa o kendine bile yalan söyledi. Yalan olduğunu bile bile, kandırmaya çalıştı kendini. Kardeşi bunu bildiği ve cesurca –yüksek sesle- dile getirdiği için, ona düşman kesildi, bağırdı kavga ettiler, küstüler kimi zaman. Ama o sadece ablasının mutluğunu istiyordu. Bu sırada incecik dal gibi kız, kendi hayatını eziyordu. Ne hazin…
Şimdi bir şey değişmedi. Başka şehre taşındılar kocasıyla. Birlikte kaçtılar bu sefer. Eşinin kaçacak bir şeyi yoktu aslında. O incecik dal gibi kızın peşinden, onun kaçışını paylaşmak istedi sadece. Ama şehir değiştirmekle geçmedi yalnızlığı incecik dal gibi kızın. Daha da bir yalnız kaldı. Yalnız kaldıkça kendine saldırmaya, kendini cezalandırmaya devam etti. Her şey olsun bitsin istiyor. Çabucak geçip gidiversin yaşamak. Bir bebek doğurmak istiyordu en son, ‘aradan çıksın’mış. Oysa ne istediğini bilmeyen ve hayatını oradan oraya cömertçe savurup, ruhunu ve yüreğini harap eden bir annenin peşinde kendini kaybeden bir babayla, yaşamın anlamını nasıl bulabilir bir çocuk?
Gözümün önünde incecik dal gibi bir kız… Hem kendi hayatını, hem kocasının, hem de alelacele doğuracağı telaş bebeğinin hayatını eziyor kendi elleriyle…


19.10.2004

0 Comments:

Yorum Gönder

<< Home